“Bunu anlamını ben verdim “
Doğduğumuz andan itibaren yaşadığımız olaylara, hayatımıza giren kişilere, “öğrendim” dediğimiz şeylere bakılınca, ne kadar çok etiket geliştirdiğimizi düşündüm.
Vazgeçilmez gördüklerimiz, ihtiyacımız olanlar, asla yapmam dediklerimiz, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz… Aslında hepsi hayat denilen akışta bizim deneyimlere yüklediğimiz anlamlar … Kimi zaman değiştirip dönüştürebildiğimiz kimi zamanda içine sıkıştığımız anlamlar.
Çocuğum olmadan yaşayamam diyorsunuz çocuğunuz evleniyor, ya da eğitimi için başka bir ülkeye gidiyor, bir bakmışsınız hayat devam ediyor, herkes bir diğeri olmadan yaşayabiliyor.
Ya da işim benim her şeyim diyorsunuz, iflas ya da herhangi bir nedenle işinizi kaybediyorsunuz, arkasından ummadığınız, çok daha güzel kapılar açılabiliyor. Daha önce ölüm gibi gelen bir şey, içinden hayatı çıkarabiliyor…
Güzel bakabiliyorsak hayata bu bakış açılarıyla huzuru da yakalayabiliyoruz.
Bir diğer taraftan içinde sıkışıp kaldığımız, zaman geçse de , fikirlerimizin sabit kaldığı bakış açılarımız var ; çocukken tattığımız ve beğenmediysek “bir daha asla onu yemem” der gibi, bir duruma karşı o anda ne hissediyorsak onu tabulaştırıp bir ömür buna inanmaya devam ettiğimiz durumlar …
Halbuki o yemeğe ilişkin bir sürü olasılık var; taze olmayabilir, tuzlu- tuzsuz - ekşi olabilir, güzel pişmemiş olabilir, pişirme şekli bizim tarzımız olmayabilir pişiren özen göstermemiştir ya da o gün modunda olmayabilir gibi gibi…
O an için bu olasılıkların hiçbirisi zihin dünyamızda yoktur, onun için tek bir olasılık vardır, o da yemeğin kötu olduğudur ve sonuç olarak bizi o yemeğin yanına bile yaklaştırmaz.
Benzer bir bakış açısını, benlik algımızda da yaşarız; kendimizi sadece bir olayla ; “başarısızım, yeteneksizim “ diye etiketleyip , yeteneklerimize bir daha neredeyse hiç şans vermeyiz .
Ya da başkasının gözünden kendimizi etiketleriz; öğretmenimizin kızdığı, yanlış anlaşılıp mahcup hissettiğimiz ya da annemizin terlik fırlatışıyla suçlu, cezalandırılmaya layık hissettiğimiz anlamlar….
Onlar küçüklükte kaldı, şimdi kocaman kocaman insanlarız deyip geçmeyelim. Nasıl ki sevmediğimiz yemeği hala yiyemiyorsak, içimizde etiketlediğimiz, “ben yeteneksizim” düşüncesini hala taşıyor olabiliriz.
Şimdi kendimize sorsak,
-Yeteneksiz olan ben miyim? Yoksa kendini yeteneksiz diye etiketleyen- etiketlenen yıllar önceki küçük çocuk mu?
- 2022 deki BEN, o küçük çocuk muyum?
Belki görünüşümüz, yaşımız bugün, o küçük çocuk degil, ama “O” içimizde bir yerlerde yaşıyor ve her kendimizi başarsız hissettiğimizde kontrolü eline alıp, bizi o duyguya esir ediyor .
Kendimizi ayrıştırıp o parcamızı iyileştirirsek, işte o zaman otantik halimizi, özümüzü yaşayabiliriz.
Sizde, benim gibi kendi kendini bulma yolcusuysanız;
İşte yol haritamız;
Bizi bugün yoran, üzen konuların geçmişte hangi yaşımızla bağlantılı olduğunu bulabiliriz,
Ona yetişkin perspektifimizle olasılıkları gösterebiliriz,
O olaya ilişkin yeni anlamlar yükleyebiliriz,
Ve sihirli cümlemiz “ben artık o küçük çocuk değilim, çünkü artık yetişkinim.”
Günün niyetini de buraya ekleyelim;
“Olaylara verdiğimiz anlamları anladığımız, idrak ettiğimiz ve onları dönüştürme gücünü hissettiğimiz bir gün olsun.”
Özgürce ve sevgiyle öze dönmeye ….
Neslihan


Harikasınız hocam sizi tebrik ediyor başarılarınızin devamını diliyorum iyiki iyiki iyiki varsiniz
Hayatımıza dokunduğunuz için teşekkürler…
Başarılarınızın devamını dilerim.