Sevgili dostum,
Nesli Şifaya, şifamıza hoşgeldin…
Yaşam yolculuğumda, ayağıma takılan taşlardan birini, biraz da kendimden utandığım bir sahneyi çalışırken farkettiklerimi seninle paylaşmak istiyorum…
İlham olması niyetiyle….
Geçen akşam ailecek yemek yiyorduk. Yıllar önce yaşanmış bir olay yeniden açıldı.
İlginçti...
Aynı masadaydık.
Aynı olayı yaşamıştık.
Ama sanki herkes bambaşka bir hikâyeyi anlatıyordu.
“Hayır, o olay öyle değildi.” “Ben oradaydım.” “Yanlış hatırlıyorsun.”
Hiçbirimizin kötü bir niyeti yoktu. Kimse yalan da söylemiyordu. Sonuçta herkes sadece kendi hatırladığı gerçeği anlatıyordu.
Ama birkaç dakika içinde konu, yaşanan olayı anlamaktan çıkmış; kimin doğru hatırladığına dönüşmüştü.
İşi iyice inadana bindirmiştim…O an bedenimi ateş bastığını, yüzümün kızardığını hissedebiliyordum.
Tam o sırada kızım Asel gülümsedi ve;
“Anne, sen haklısın. Tamam… Senin dediğin gibi olsun.” dedi…
Ama…
İçimde bir ses; “Bunu sadece konuyu kapatmak için söylüyor.” diyordu…
Ve hâlâ kendimce kanıtlar sunuyordum..
Halbuki…O an kızım aslında beni koruyordu.
Sonra bir an durdum…İçimde başka bir şey…Bir farkındalık anı oldu…
“İçimde biri hâlâ kendini ispat etmeye çalışıyordu.”
O an iddalaştığım kişinin kızım olmadığını, geçmiş hikayelerimin olduğunu görebiliyordum…
Bugünki “ben de” yıllar önce “Beni anlamadılar… ” diye kendini savunan Neslihan’dı.
Ve beni kendime getiren soruyu sordum….
Amacım ne? Gerçekten hakikati mi arıyorum, yoksa haklı çıkmayı mı çalışıyorum?
Bence bu soru yalnızca o akşamın değil…İlişkilerimizin…Evliliklerimizin…Dostluklarımızın…Hatta kendimizle kurduğumuz ilişki için hayat kurtarıcı olabilir.
“Bazen en büyük kaybımız, haklı olduğumuz savaşı kazanmaktır.”
Bu yazıda hem haklı çıkmaya çalışan kişinin psikolojisine hem de bu durumlara maruz kalan kişinin iç dünyasına birlikte bakmak istiyorum.
Haklı çıkma ihtiyacı nereden gelir?
Çoğumuz haklı çıkmayı severiz. Çünkü haklı olmak bize güven verir. Kontrol hissi verir. Belirsizliği azaltır. Kendimizi güçlü hissettirir.
Fakat psikoloji bize başka bir şey söyler:
“Haklı çıkma isteği çoğu zaman düşüncelerimizi değil, benliğimizi koruma çabasıdır.”
Çocukluğumuzda sık sık eleştirildiysek…Haksız yere suçlandıysak… Duygularımız görülmediyse… Kendimizi sürekli ispatlamak zorunda kaldıysak…
Yetişkin olduğumuzda küçük bir karşı çıkılma bile eski yaralarımıza dokunabilir.
Artık tartıştığımız konu önemli değildir.
İçimizde başka cümleler konuşuyordur:
“Yine beni anlamıyorlar.” “Yine değersiz görüldüm.” “Hep haksızlığa uğruyorum. Masumum…”
İşte o anda savunduğumuz şey fikirlerimiz değil… Belki de yıllardır korunmaya çalışan kırılgan- incinmiş benliğimizdir.
Bu yüzden bazen küçücük bir konu saatlerce uzar. Çünkü konuşan iki yetişkin değildir…İki yaralı çocuk konuşuyordur.
Belki de haklı olmak istemiyoruz…Belki de olay bambaşka…
Kendime çalışmalarımda sıklıkla sorarım… “Şu an ihtiyacım olan ne?”
Çoğu zaman içimizdeki çocuk sadece şunu duymak ister: “Seni anlıyorum.”
Anlaşılan insanın kendini ispat etmeye ihtiyacı azalır. Anlaşılmayan insan ise haklı olmaya tutunur.
Belki de bu yüzden tartışmaların sonunda karşımızdaki “Haklısın.” dese bile içimiz rahatlamaz.
Çünkü gerçekten ihtiyacımız haklı çıkmak değildir.
Görülmek, duyulmak ve anlaşılmaktır.
Zihnimiz neden haklı olmak ister?
Tek bir cümle ile beynimiz belirsizlikten hoşlanmaz.
Yanılıyor olabileceğimizi kabul etmek ego için rahatsız edicidir.
Bu yüzden zihnimiz hızlıca kanıt toplamaya başlar. Kendi haklılığını destekleyen örnekleri hatırlar. Tıpkı ben demek istiyorum :)
Karşı tarafın hatalarını büyütür. Kendi hatalarını küçültür.
Psikolojide buna doğrulama yanlılığı denir.
Ayrıca haklı çıktığımızda beynimizin ödül sistemi de çalışır. Hemen dopamin salgılanır, tatmin oluruz ve bu duygu hoşumuza gider.
Bu nedenle haklı çıkmak, farkında olmadan tekrar etmek istediğimiz bir alışkanlığa dönüşür.
Artık gerçeği aramayız. Sadece haklı olduğumuzu kanıtlayacak parçaları toplamaya başlarız ki mutluluk sandığımız tatminleri yaşayalım…
Peki ya karşı taraf?
Sürekli haklı çıkmaya çalışan biriyle yaşadın mı bilmiyorum ama bu zamanla insanı tüketir.
Çünkü böyle bir ilişkide;
Dinlemek yoktur. Cevap hazırlamak vardır.
Merak yoktur. Savunma vardır.
Anlamak yoktur. Kazanmak vardır.
Bir süre sonra insan konuşmaktan vazgeçer.
Çünkü bilir ki ne söylerse söylesin duyulmayacaktır.
İnsan belki büyük kavgalar yüzünden değil…Değişmeyen senaryolarda kendini anlatmak zorunda kaldığı için yorulur.
Ve sessizce uzaklaşmaya başlar.
Haklı çıkmak belki kısa vadede egoyu rahatlatabilir. Ama uzun vadede bedeller ödetir.
İnsan öğrenmeyi bırakır. Merak etmeyi bırakır. Empati kurmayı bırakır.
Ve en acısı…
Sevdiği insanların yavaş yavaş sustuğunu fark etmez.
Böyle bir durumda kendimizi nasıl koruyabiliriz?
Buraya birkaç hatırlatmayı günün notları olarak paylaşmak isterim:
Karşımızdaki kişinin sürekli haklı çıkmaya çalışması, bizim haksız olduğumuz anlamına gelmez.
Aslında haklı- haksız da yoktur… Sadece deneyimler ve bunlara tutunan duygular- düşünceler vardır..
Diğer taraftan, savunmada olan bir zihin, çoğu zaman karşısındakini gerçekten duyamaz.
Bu nedenle her tartışmaya girmek zorunda değilsiniz. Sessiz kalmak her zaman teslim olmak değildir. Bazen enerjinizi korumaktır.
Kendi yaşadığınız deneyimi inkâr etmemenin de önemli olduğuna inanıyorum…
“Ben bunu böyle yaşadım…Böyle hissediyorum…” diyebilmek sağlıklı bir benliğin işaretidir.
Kendinizi açıklamayı ne zaman bırakacağınızı da bilin.
Bazı insanlar anlamak için soru sorar. Bazıları açık yakalamak için. İkinci gruba ne kadar açıklama yaparsanız yapın, yeni bir savunma gelecektir.
O noktada susmak iletişimi bitirmek değildir. Kendinizi tüketmeyi bırakmaktır.
Unutmayın…
Siz karşınızdaki insanın çocukluk yaralarını iyileştiremezsiniz. Şefkat gösterebilirsiniz. Sınırlar koyabilirsiniz.
Ama onun savunmalarının sorumluluğunu üstlenemezsiniz.
Sağlıklı iletişimde belki de en önemli kural, iki kişinin de anlamaya- anlaşmaya gönüllü olmasıdır…
Manevi yolculuklara bakınca bence nefsin en çarpıcı sesi; “Ben biliyorum.” perdesidir.
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ Suresi, 36)
Ayetine bakınca bana hissettirdiği şey; sadece başkaları hakkında hüküm vermemek değil, kesin yargılarımızı- doğrularımızı da sorgulamaktır.
Şimdi haklı çıkma isteğimin bilinçli bir tercih değil de öğrenilmiş bir savunma olduğunu farkettiğim alandan, Asel’e dönüp şunu söylemek istiyorum;
“Anlat Yavrum… Belki senin baktığın yerden ben de daha önce keşfetmediğim yeni bir şey görebilirim.”
İki Ayna
Metafizikte ayna örneği farklı bağlamlarda sıklıkla karşımıza çıkar… Bu metaforları kullanmayı ben de çok seviyorum…
Bir odada karşılıklı duran iki aynayı düşünün.
İkisi de birbirini yansıtır.
Ama aynalardan biri tozla kaplıysa, karşısındakini bulanık görür.
İlginç olan şudur:
Tozlu ayna, bulanıklığın diğer aynadan kaynaklandığını sanır.
Biz de ilişkilerimizde bunu yapıyoruz.
Karşımızdakini değiştirmeye çalışıyoruz. Onun hatalarını temizlemeye uğraşıyoruz.
Oysa gördüğümüz bulanıklığın bir kısmı, kendi korkularımızdan, çocukluk yaralarımızdan ve savunmalarımızdan geliyor olabilir.
Haklı çıkmaya çalıştığımız her an, elimizdeki bezi karşı aynaya uzatıyoruz.
Halbuki güzel olan kendi aynamızı temizleyebilmektir..İşte hakikati aramaya başladığımız an, bezi kendi aynamıza götürürüz...
Ve gerçek dönüşüm tam da burada başlar.
Çünkü soru değişiyor.
“Kim haklı?”
yerine…
“Ben bugün kendimi biraz daha net görebildim mi?”
Bugün şükürle, tartışmayı kazanmanın peşinden koşmadan, egoyu büyütmeden “Yanılıyor olabilirim.” diyebilecek cesareti gösterebildiğim için zenginleşmiş hissediyorum…
Günün Niyeti
Rabbim...
Bana haklı çıkmanın değil, hakikati aramanın cesaretini ver.
Duyulmayı bekleyen yanımı şefkatle görebilmeyi...
Karşımdakini değiştirmeye çalışmadan önce kendi aynamı temizleyebilmeyi,
Egomu dengeleyebilmeyi nasip et.
Âmin.
Sevgi ve Işıkla
Neslihan

