Geçen gün kızımın gezdiği bir sergi üzerine sohbet ederken “Kaplumbağa Terbiyecisi”nden söz açıldı. Kızımın heyecanında içimdeki bazı kapılar aralanırken, tabloya uzun uzun yeniden baktım.
Daha önce defalarca görmüştüm ama bu kez başka bir yerden değdi.
Yaşlı bir adam… Elinde ney… Önünde ağır ağır yürüyen kaplumbağalar…
Bilge, mekan, ney… hepsi ayrı ayrı hisler uyandırsa da içimde bir ses: “Hayatımda bazı şeyleri, ben de böyle terbiye etmeye çalışıyorum galiba.”diyordu.
Daha disiplinli olmak istiyorum. Daha cesur. Daha üretken…
Ama içimde bir yer ağır ilerliyor. Sanki kaplumbağa gibi.
Zorluyorum. Hızlandırmaya çalışıyorum. Bazen Kızıyorum. Bazen hayal kırıklığı…
Sonra o tarafım kabuğuna çekiliyor.
Tabloya tekrar bakıyorum; Terbiyeci bağırmıyor. Elinde kırbaç yok. Sertlik yok. Sadece duruyor. Bekliyor. Alan tutuyor.
Ve o an şunu fark ettim:
Belki de kaplumbağaları değil, kendi sabırsızlığını terbiye ediyor. Gölgesinden kaçmadan, bilge tarafıyla yolda kalmayı seçiyor.
Bu eser 1906’da, Osmanlı’nın değişim sancıları yaşadığı bir dönemde Osman Hamdi Bey tarafından yapılmış.
Bir imparatorluk yavaş değişiyor. Bir aydın bekliyor.
Ama bugün tabloya baktığımda tarihsel bir dönemi değil, kendimi- bizi görüyorum. Çünkü hepimizin hayatında “kaplumbağa alanlar” var:
İlişkiler.
Ruhsal büyüme.
Maddi konular.
Kendimizi ifade etme cesareti.
Bedenimizle kurduğumuz ilişki.
Diğer taraftan tablodaki beş kaplumbağa 5 duyumuzu, 5 vakti, islamın 5 şartını işaret ederken, aynı zamanda bana insan olmanın ağırlığını hatırlatıyor.
Erteleme.
Konfor alanı.
Güvenlik ihtiyacı.
Kontrol arzusu.
Sabırsızlık.
Sevgili Dostum; yanlış anlaşılmasın, bunlar bizim “kusurlarımız” değil. Bunlar beşerî tarafımız. Gölgelerimiz… ve kendime hatırlatıyorum; bunlar hızlanmaz, baskıyla değişmez. Sadece sabırla yumuşar.
Sen de biliyorsun; bazı şeyler dua eder etmez olmuyor. Niyet eder etmez açılmıyor. Çünkü dönüşüm hızla değil, zamanı geldiğinde hazır bulunuşlukla çalışıyor.
Geçmişe dönüp baktığımda, ne zaman kendimi zorlasam, içimdeki kaplumbağa kabuğuna çekiliyor.
Ama ne zaman biraz esnek olup, biraz daha yumuşasam, kendime kızmayı bıraksam, “Tamam, sen de bu hızdasın” desem…
İşte o zaman küçük de olsa ilerleme başlıyor.
Belki mesele değiştirmek değil.
Belki mesele eşlik etmek.
Belki mesele öğrendiğimiz şekilde terbiye etmek değil, sabırla alan tutmak.
Belki dönüşümün sırrı burada. Kendimizi zorlamak değil; içimizde biraz boşluk açmak.
Tıpkı ney gibi…
Ney, bir kamıştır ama içi oyularak, yanarak, boşalarak, arınarak ses olur.
Unutma! Modern zihin hız isterken; kontrolü gevşetmek, hızlandırma arzusunu fark etmek, aceleci iç sesi yumuşatmak, Ruhun kendi ritmiyle çalışmasını sağlar.
Kaplumbağa zamanın sembolüdür. Yavaş ama istikrarlıdır.
Bu tablo sanki şunu fısıldıyor:
“Gölgeni hızlandırmaya çalışma. Bilgeni uyandır.”
Arketipsel dönüşüm böyle ilerler:
Bilge uyanır. Gölge görünür olur. Sabır devreye girer. Zaman işbirlikçi olur.
Şimdi sana sormak isterim…
Hayatında hangi alan kaplumbağa gibi?
Neyi hızlandırmaya çalışıyorsun?
Ve belki de nerede biraz daha sabra ihtiyacın var?
Küçük Bir Çalışma
Bugün kendin için 10 dakikalık bir alan açabilirsin.
Hayatında yavaş ilerleyen bir alanı yaz.
Ona kızdığın cümleleri fark et. (“Neden hâlâ böyleyim?” gibi.)
Sonra o alanla- o kimliğinle konuşur gibi şunu yaz:
“Seni zorladığım için özür dilerim. Lütfen beni affet. Seni seviyorum. Bana olduğun tüm katkı için teşekkür ederim. Senin hikmetlerini görmeyi seçiyorum. Bundan sonra ritmine saygı duyacağım.”
Ardından gözlerini kapat ve o alanın küçük bir adım attığını hayal et.
Hızlı değil. Ama istikrarlı.
Bazen en büyük dönüşüm, baskıyı bırakmaktır.
Günün Niyeti
“Hayatımda yavaş ilerleyen alanlara şefkatle yaklaşmayı seçiyorum.
İlahi akışta, sabırla, kendi ritmimde olgunlaşmaya niyet ediyorum.”
Sevgi ve Işıkla
Neslihan
Resim Vikipedi’dan alınmıştır, herhangi bir hak ihlali amaçlanmamıştır.

