Yunus Emre, yıllarca Taptuk Emre’nin dergâhında hizmet eder.
Görevlerinden biri de ormandan odun taşımaktır.
Ve bunu yaparken Yunus, dergâha hiç eğri odun getirmez.
Bu durum bir müddet sonra dikkatleri çeker ve ona sorulduğunda ise:
“Bu kapıdan içeri eğri bir şey girmesin diye.” der…
Bu cümleyi yazarken içimde sessiz ama derinden bir fısıltı oluşuyor:
“Gönül dergahıma neleri- kimleri alıyorum…Buna kim karar veriyor…”
“Bu kapının bekçisi gerçekten ben miyim?”
Sevgili dostum yine yeniden hoşgeldin Nesli Şifaya - Şifahanemize…
Bugün seninle önemli bir konu olduğunu düşündüğüm “kişisel sınırları” anlamaya çalışalım, istedim.. Dilersen “Salı Konuşmalarında” -instagram ve youtube adresimizde- bu konunun derslerini de bulabilirsin…
Önemli bir konu dedim, çünkü seans odasında çalıştığım pek çok konunun altında sınır ihlallerinin olduğunu görüyorum…
“Müsait misin?” diye sorulmadan yüklenen işler, “Ayıp olur” diye kabul edilen şeyler, bir anda normalleşivermiş…
Böyle zamanlarda bir de bakmışsın sınırların yavaş yavaş silinmeye başlamış, kimselere hayır diyemez hale gelmişsin…Kendi hayatında görünmez olmuşsun...Hatta sevdiğin insanların yanında bile kaybolmuşsun…Sen Yoksun..
Elinde haksızlığa uğramanın öfkesi ve kızgınlığı kalmış, sadece…Hem de çoğu zaman en sevdiklerine…
Peki kendini kaybetmeden- terketmeden, aynı zamanda karşındakinin de varlığına saygı duyarak bir ilişkide var olabilmek mümkün mü?
Ne zaman bir bütünün içinde birey olmayı düşünsem; aklıma en küçük yapı taşımız olan hücre gelir…
O, hem eşsizliğini korur, hem de şahane bir uyumla benzer yapıda- görevde olanla birleşir…
Dokular ortaya çıkar…
Dokular yine benzer bir ruhla organları, organlar sistemleri, ve sistemlerde bir vücudu oluşturur…Derken muazzam bir organizma meydana gelir… Tıpkı insanlardan topluma kadar uzanan yapı gibi…
Ve hücreye biraz daha yakından bakalım…Çünkü bizi bekleyen muazzam bir yapı daha var; O da hücre zarı…
Hücreyi dış ortamdan ayıran, koruyan ve hücrenin sınırları belirleyen, seçici geçirgen bir zar…Neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu sezen ve ona göre geçişe izin veren harika bir yapı…Sarayın kapı muhafızı sanki… Tıpkı Yunus gibi…
“Kapını aç ama evini dağıtacak olanı içeri alma.”
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Mikro düzeyde hücre, doğasına uygun sınır çizebiliyorsa, makro düzeyde insan da, bunu yapabilir…
Ve bir olay karşısında;
“Benim sorumluluğum nerede başlar, nerede biter”
“Benim duygum bana ait”
“Başkasının tepkisi ona ait, bana ait değil…”
“Ben sadece neye “evet/hayır” dediğimi seçerim”
diyebilir…
Sınır koymadığın şeyler, zamanla hayatını yönetmeye başlar.
Sınır yoksa ne olur?
Başta “iyi insan- sevilen insan” gibi görünürsün.
Ama zamanla:
Yorgunluk, içten içe kırgınlık, her şeye yetişme baskısı derken, başkaları için yaşarken “Ben ne istiyorum?” sorusunu unutup, kendinden uzaklaşabilirsin…
Başta küçük “evet”lerle başlar, belki...
Sonra alışkanlık olur. Görevin olur…Yapmadığında ise suçlu hissettirilirsin…
En sonunda “galiba ben böyleyim” sanabilirsin…
Sınır koymayı yanlış anlamak
İnsan bir konuyu yaşarken bazen bir uçtan diğerine savrulur. Eskilerin dediği gibi, ifrat ile tefrit arasında gidip gelir…
Ya her şeye “evet” der (kendini siler)
Ya da her şeye sert tepki verir (ilişkiyi yakar)
Oysa Sınır koymak;
Saygısızlık-kabalık-ses yükseltmek değildir.
Karşı tarafı kontrol etmek- ezmek- hükmetmek değildir.
“Sen zaten böylesin” diye etiketlemek değildir.
Mesafe koymak- soğuklaşmak-empatiyi kapatmak değildir.
Bunlar sınır değil, savunmadır.
Sınır koymak bazen sadece şunu diyebilmektir:
“Bu, bana iyi gelmiyor.”
“Bu bana uygun değil”
“Biraz uzaklaşmaya ihtiyacım var.”
“Seni incitmeden, kendimi de yok saymadan kalabilmek istiyorum.”
Çünkü insan, kendini tamamen susturduğunda da, öfkeyle patladığında da yorulur.
Sağlıklı sınır:
Ne serttir ne silik
Ne uzaklaştırır ne yok eder
Açıklama zorunluluğu hissettirmez
Ve en önemlisi: İçinde huzur ve denge vardır. Bu da hem kendine hem karşındakine incitmeden alan açar…Çünkü amaç üzüm yemektir, bağcıyı dövmek değildir…
En zor sınır: iyi niyetle gelen karışmalar
Karşındaki yabancı değil, seni seven insanlar olduğunda, sınır koymak daha da zorlaşır.
Çünkü o zaman “iyi niyet” devreye girer:
“Ben senin iyiliğini istiyorum” “Senin için söylüyorum” “Ben olsam böyle yapardım”… diye devam eden cümleler…
Bazen; ne giyeceğine karışılır, bazen meslek- eş seçimine…Kararların senin adına düşünülür, hayatın yönü belirlenmeye çalışılır…
Ve buna “sevgi” denir.
Ama sevgi, sınır ihlalini haklı çıkarmaz. Ve her iyi niyet de doğru değildir.
“Biz sevgiyi bahane ederek nerelerde sınırları aşıyoruz…”
Diğer taraftan;
“Bize, sevgi - iyi niyet adına nerelerde müdahale ediliyor?”
Gerçek uzlaşma
Her insan kendi istedikleri olsun ister. Ayrıca hepimizin farklı beklentileri olabilir, bu da çok normal…
Zaten problem farklılıktan değil, farklılığı yönetememekten gelir.
Bizler; uzlaşma deyince “ortayı bulmak”, uyum deyince; “güçlü olana boyun eğmek” olarak öğrendi isek, farklı olanla iletişim becerisi bizde çok gelişmemiş olabilir…
O zaman bize düşen;
“Ben neye tamamım, sen neye tamam değilsin ve bunu nasıl saygıyla yönetiriz?” becerisini geliştirmeye, sağlıklı iletişimi öğrenmeye gönüllü olmaktır…
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî bunu şöyle anlatır:
Aynı ateşte yanmadan aynı ışığı paylaşmak…
Sınır koyarken en zor şey….
Tüm bunları yapabilmenin kolay olduğunu ya da bir günde hayata geçirebileceğimizi söylemiyorum…
Suçluluk hisleri… Açıklama yapmak zorunda hissetmek…. “Bencil miyim?” soruları….Bazen insanların uzaklaşmaları…gül bahçemizdeki dikenler olup canımızı acıtabilir…
Ama;
Kendini yavaşça silmek, kendi hayatında misafir olmak daha ağırdır…
Suçluluk illa yanlış yaptığın anlamına gelmez.
Bazen; Yeni bir “sen” oluşturduğun, belki de “kendinle gerçekten tanıştığın” anlamına gelir…
Günün Niyeti
Kendimi kaybetmeden sevgiyi-yaşamı deneyimlemeye niyet ediyorum
Sevgi ve Işıkla
Neslihan
Not; Hücre fotografında hak ihlali amaçlanmamıştır. pngtree.com’dan alıntıdır…


