Sevgili Dostum
Nesli Şifaya, şifamıza hoşgeldin…
Kendimizi tanımaya ve kendimizle çalışmaya cesaret ettik ki burdayız…Şükürler olsun.
Bu aşamada diğerlerini suçlamadan ya da kaçmadan artık olaylar karşısında bakış açımız değişmiş, yeni sorular sormaya başlamışızdır… diye düşünüyorum:
“Bunu neden yaşıyorum, bana ne öğretmeye geldi?”
“Bunun kökü nerede?”
“Geçmişimde bunun bir karşılığı var mı?”… gibi.
İnsanın yıllardır otomatik olarak yaşadığı şeyleri görebilmesi, idrak koyabilmesi için bunlar çok kıymetli sorular…
Fakat her zaman olduğu gibi burada da dengeden uzaklaşıp aşırıya kaçtığımızda;
“Kendimizi anlamaya çalışırken, kendimizi sürekli düzeltilmesi gereken bir problem gibi görmeye başlayabiliriz.”
Eğer;
Bir duygu geliyor: “Bunu da çözmeliyim.”
Bir anı geliyor: “Bunun üzerine de çalışmalıyım.”
Bir korku ortaya çıkıyor: “Demek ki hâlâ iyileşmedim.Başka çözümler bulmalıyım!”
cümlelerini söylemeye başladıysak, tuzağa düşmüş olabiliriz…
Birkaç farklı bakış açısıyla yazdığım yazımın dengeye gelmemize ilham olmasına niyet ediyorum….
Günün sorusu;
Gerçekten her duygumuzu çözmek zorunda mıyız? Ne zaman çalışmalıyız?
Geçmişten bir anı geliyor. İnsani bir yerden; Üzülüyoruz… Etkileniyoruz….Ve belki de hemen onun üzerine çalışmak istiyoruz.
Ama bir anıyı hatırlamak, mutlaka o anda onunla çalışmamız gerektiği anlamına gelmez.
Bazen sadece fark etmek yeterlidir.
Çünkü kendimizi anlamaya çalışmak, fark etmeden aynı düşünceleri tekrar tekrar zihinde çevirmeye de dönüşebilir:
“Neden böyle oldu?” “Ben nerede hata yaptım?”
Suçlamalar, yargılamalarla bir noktadan sonra kendimizi anlamıyor, ve aynı hikâyenin içinde kayboluyor olabiliriz. Bu çözümü getirmediği gibi enerji israfı olur…
Öz-farkındalık, sürekli kendini analiz etmek, zihinde olmak değildir. Beden farkındalığı ile anda olmaktır..
Yani; bazen fark etmek, zihnin hikayesinden çıkıp beklemek de bir seçimdir.
Bilgi çağında sürekli kendimizde problem arıyor olabilir miyiz?
Bugün bunun için elimizde hiç olmadığı kadar fazla araç var.
Kitaplar, podcastler, videolar, terapi içerikleri, kişisel gelişim programları…
Sosyal medyada birkaç dakika dolaşırken bile karşımıza onlarca bilgi - soru çıkıyor:
“Çocukluk yaran var mı?” “Bağlanma stilin ne?” “İnsanları memnun etmeye mi çalışıyorsun?” “Terk edilme yaran var mı?”
Bunların çoğu farkındalık açısından faydalı olabilir. Ama farkında olamadan başka bir alışkanlık da geliştirebiliriz: “Sürekli kendimizde bir problem aramak.”
Bir belirti görüyoruz, Tanı koyuyoruz.
Bir davranış fark ediyoruz, kökünü arıyoruz. Değiştirmeye çalışıyoruz…
Bir duygu hissediyoruz, hemen nedenini bulmaya çalışıyoruz. üzerimizden akıp geçmesine izin vermiyoruz…
Sanki hayatımızın amacı içimizdeki bütün sorunları tek tek keşfetmekmiş gibi…
Oysa kendimize başka bir soru daha sorabiliriz:
“Benim geçmişimde sadece yaralarım mı var?”
Beni kim güldürürdü? Eğlenceli anlarım neler?
Kim bana sarılırdı?
Hangi yaz akşamını hâlâ hatırlıyorum?
Ne zaman kendimi özgür hissederdim?
Kendimi ne zaman güvende hissederdim?
Geçmişimizin içinde yalnızca çözülmesi gereken yaralar yok.
Güzel anılar, güven duyguları, içimizi ısıtan ilişkiler, başarılar, oyunlar, kahkahalar ve bize iyi gelen insanlar da var.
Kendimizi tanımak yalnızca: “Bana ne oldu?” sorusunun cevabını aramak değildir.
Belki biraz da: “Bana ne iyi geldi?” “Beni ne güçlendirdi?” “Hayatımda ne güzeldi?” diye bakabilmektir.
Belki gerçek iyileşme sadece geçmişin karanlıklarını aydınlatmak değildir. Zaten ışıklı alanları hatırlamaktır.
Kendini iyileştirmek, kendini sürekli düzeltmek değildir
Belki de asıl ayrım buradadır;
“Bende ne yanlış?” diyen gözler kusur ararken, “Bende ne oluyor?” diyen ses kendini anlama merakındadır…
İnsan bir proje değildir. Her duygusu çözülmesi gereken bir problem değildir.
Her anısı açılması gereken bir dosya değildir.
Bazı şeyleri çalışırız. Bazı şeyleri zamanla anlarız. Bazı duygular gelir, bize dokunur, öğretir ve sonra geçer.
Geçmiş yalnızca iyileştirmemiz gereken yaraların bulunduğu yer değildir. Bazen bugünümüze zenginleştirecek hazinelerin saklandığı yerdir.
Belki kendini iyileştirmek; kendinde sürekli bir sorun bulmak değildir, inanın bana bunu çok uzun süre kendine yapmış biri olarak söylüyorum oldukça yıpratıcı…
Belki de “İyilik hali”; kendinde olanı görebilecek kadar farkında, anlayabilecek kadar meraklı ve gerektiğinde başka bir seçim yapabilecek kadar özgür olmaktır.
Ve belki kendimize söyleyebileceğimiz en şefkatli cümlelerden biri şudur:
“Şu anda böyle hissediyorum. Bunu fark ediyorum. Bunun bana ne söylediğini dinleyebilirim. Ama hemen değiştirmek zorunda değilim.”
Peki ne zaman çalışmalı?
Bu yazı “duygularımızı boş verelim” demiyor.
Bazı duygular tekrar tekrar geliyorsa, hayatımızı kısıtlıyorsa, ilişkilerimizi etkiliyorsa veya aynı döngüyü sürekli yaşıyorsak, onların üzerine çalışmak çok kıymetlidir.
Ama her üzülmemiz, her korkumuz, her hatırladığımız anı için hemen bir “iyileştirme projesi” başlatmamız gerekmiyor.
Bazen sadece üzgünüzdür. Bazen yorgunuzdur. Bazen bir şey canımızı yakmıştır.
Ve bazen ihtiyacımız olan şey analiz değil: biraz uyumak, ağlamak, yürümek, sessiz kalmak ve duygunun kendi hızında geçmesine izin vermektir.
Hatırlayalım….Her farkındalık eylem gerektirmez.
Kendimize çalışma sırasında “Duygu başka, düşünce başka, hikâye başka” Formülü
Olaylar sırasında zihin duygu- düşüncelerden kendine göre hikâyeler yazar, işin ilginç tarafı tüm bunlar subjektif veya gerçek dışı olabilir..Fakat zihnin inandıkları neticesinde bazen hiç hoşumuza gitmeyen bir davranış çıkar.
Günlük hayatta bunu ayırmak, uzun çalışmalara gerek olmaksızın bize çok yardımcı olabilir.
Nasıl mı?
Örneğin; Arkadaşımızdan beklediğimiz desteği alamamış ve kırılmış olabiliriz. Zihin geçmişten de kanıt toplayarak “önemsenmiyorsun” tanısını koymuş, “Ben de artık onunla konuşmam.” kararı almış olabilir…
Tam da bu noktada araya küçük bir farkındalık koyalım:
“Şu anda kırıldım. Zihnim de ‘önemsenmiyorum’ diye yorumluyor.”
“Şu anda zihnimde değersiz olduğuma dair bir düşünce var. ”
Bakın burda duyguyu yok etmiyoruz. Sadece onu biraz daha yakından görüyoruz. Duyguyla aramıza küçük bir mesafe koyuyoruz...
Bu duygunun geçmesine izin veriyoruz…
Kendimizle çalışırken Freud’un açtığı kapı: “Bunun arkasında ne var?”
Psikoloji tarihine baktığımızda Freud’un bize önemli bir bakış kazandırdığına inanıyorum:
“Bugün yaşadığımız bazı duyguların ve tepkilerin geçmişimizle ve bilinçdışı süreçlerle bağlantısı olabilir.”
Örneğin; Eleştiriler bizi incitiyorsa, ya da terk edilme ihtimali bizi korkutuyorsa…
Burada şunu sorabiliriz:
“Bunu hissetmeme sebep olacak geçmişte ne oldu?”
Çocukluk deneyimlerimiz, bastırılmış duygularımız ve bilinçdışı süreçlerimiz bugünkü tepkilerimizi anlamamıza yardımcı olabilir.
Bu nedenle geçmişe bakmak değerlidir. Fakat geçmişi anlamak, değişimin tamamı değildir.
Çünkü bir şeyi nereden alıp, getirdiğimizi görmek kadar, bugün onunla ne yaptığımız da önemlidir.
Adler’in açtığı başka bir kapı: “Peki şimdi?”
Yine başka bir duayen Alfred Adler; “ insanı yalnızca geçmişinin sonucu olarak görmez. Yaşam tarzına, amaçlarına, aidiyet ihtiyacına ve bugün yaptığı seçimlere de bakar.”
Bu nedenle geçmişteki sorunun yanına başka bir soru koyar:
“Peki şimdi bununla ne yapıyorum?”
Burada önemli bir nokta var; İki bakış birbirinin alternatifi değildir.
Biri hikâyeyi anlamamıza, diğeri bugünkü yaşamımızı ve seçimlerimizi görmemize yardım eder.
“Artık bunu görüyorum. Peki bundan sonra neyi seçeceğim?”
Sonuç olarak;
Belki de kendimizle çalışmanın en önemli dengelerinden biri burada.
Kendimizi görmek…Ama sürekli kendimizde kusur aramamak.
Geçmişimize bakmak…Ama bütün hayatımızı geçmişte aramamak.
Duygularımızı dinlemek…Ama her duyguyu çözülmesi gereken bir problem haline getirmemek.
Kendimizi anlamaya çalışmak…Ama “iyileşmesi gereken kişi” kimliğine de tutunmamak.
Çünkü insanın amacı kusursuz hale gelmek değil, Sevgili Dostum…
Gördüğümüz şey karşısında nasıl yaşayacağımızı seçme özgürlüğümüz her zaman büyüleyici bir hediyedir…
Hepimizin farkına varması duasıyla…
Sevgi ve ışıkla…
Neslihan

