Evvel zaman içinde uzak diyarlarda yalnız bir büyücü yaşarmış. Bir gece mutfaktan gelen tıkırtılarla, evinde yaşayan fareyi farketmiş ve onunla arkadaşlık kurmak istemiş. Fakat fare yuvasından hiç çıkmıyormuş. Büyücü beklemekten sıkılıp, çareyi küçük peynir parçalarıyla fareyi saklandığı yerden çıkarmakta bulmuş. Fare deliğinden çıkmış çıkmasına ama oldukça tedirginmiş.
Büyücü niyetinin kötü olmadığını onunla arkadaş olmak istediğini dile getirmiş.
Fare, tek korkusunun büyücü olmadığını, camda kedinin olduğunu ve onu yiyebileceğini söylemiş.
Büyücü, “bundan kolay ne var seni de kediye dönüştürürüm” deyip, fareyi kediye çevirmiş. Tüm kış boyunca büyücü ve kedi birlikte evde zaman geçirmişler.
Yaz gelince büyücü artık dışarı çıkmak istemiş, ama kedi bahçedeki köpekten korkmuş. Büyücü, “bundan kolay ne var, seni de köpek yaparım, korma” demiş ve kediyi köpeğe çevirmiş.
Günler ilerlemiş, büyücü yakındaki ormana, kampa gitmek istemiş. Bu sefer köpek ormandaki kurtlardan korkmuş. Büyücünün çözümü hazırmış, hemen onu bir kurda dönüştürmüş.
İlerleyen zamanlarda kurda dönüşmesi de yetmemiş bu seferde avcıların tüfek seslerinden korkup, eve kaçmış.
Büyücü anladım seni demiş;
“Seni neye dönüştürürsem dönüştüreyim. Sen, hep bir fare yüreği taşıyacaksın. Şartlar ne olursa olsun, korkun gitmeyecek” demiş. Ve onu tekrar fareye dönüştürmüş.
Korkularımıza Rağmen Büyümek
İçinde bulunduğumuz sistem en güzel en yüce şekilde bizi büyütmek için çalışır, bıkmadan usanmadan hem de tüm korkularımıza rağmen…
Hayat yolunu katederken, kimi zaman fırsatlar büyücü kılığında, küçük peynir parçalarıyla ağzımızı sulandırarak, kimi zaman da zorluklarla köpekler, avcılar maskesiyle gelir, sonuç olarak değişim ve dönüşüm kaçınılmazdır.
Diğer taraftan büyücünün tüm çabalarına ragmen fare kalmayı seçmek de seçenekler arasında olabilir. O tarz durumlarda da gıptalar devreye girer, çevremizde değişim dönüşüm gösterenlere karşı her bir iç çekişimizle yine mesaj gelir, okumasını bilenlere; “senin tren kaçtı ama yeni bir tren daha var merak etme, senden vazgeçmedik”
Bilinçte Sıçrama
Günlük hayat içinde olmak istediğimiz, yapmak istediğimiz çok şey var. Herkes değişmek ister, kimlerimiz bunun için çabalıyoruz da…
İşte bu çabalar sırasında niyetinde gücüyle bilinçte sıçramalar olur. Paradigma değişikliği yaşarız. Kimi zaman bu değişimler bir ıssızlık içine girerek de yaşanabilir.
Nedir ıssızlık?
Issızlık, batı dünyasının kutsal kitaplardan aldıkları bir tanımlama, bir halden başka bir hale evrilmekte geçen zaman, durum.
Tasavvuf erbabının inziva halinde yaşayabilecekleri ya da peygamberimizin, Hira mağarasındaki vahiy gelmeden önceki bekleyişi de bir ıssızlık olabilir.
Maddesel ortamlar arasındaki geçişlerde de ıssızlığa benzer bir durum gerçekleşir. Basınç seviyelerine uyumumuz örneğin…
Dağın zirvelerine çıkarken ya da deniz dibine doğru inildikçe basınç değişir. Bedenimiz bu duruma hemen adapte olamaz. Baş ağrısı, kulaklarımızda tıkanma gibi durumlar yaşanır.
Dibe inmeye çalışan bir dalgıç bu basınç farkını gözetmeksizin dibe inmeye çalışsa nasıl vurgun yer, ve bunu önlemek adına bedeninin de o basınç farkına alışabilmesi için belirli mesafelerde durur. Tıpkı bunun gibi hayatta, bir paradigmadan diğer bir paradigmaya geçirirken bizi bazı noktalarda durdurur, ve boşluk hissi yaşatır. Yeni hal ile eski hal arasında bir bocalama hali yaşarız, bu içimize dönüş kimi zaman depresyon gibi algılanabilir. Yalnızlaşabiliriz. Fakat kesinlikle depresyon değildir.
Korkular yeni bir bilince uyumlanma süresinde bekleme alanlarımız, Hira’larımız olabilir.
Depresyon ve Öğrenilmiş Çaresizlik
Fare, dönüşmüşken ona hala fare ürkekliği hissettiren neydi?
Bizi değişimden, uyanıştan alı koyan nedir?
“Fare ürkekliği” daha çok küçük yaşlarda öğrendiğimiz ve bir türlü kurtulamadığımız bir his olabilir mi?
Şöyle bakınca hayatlarımıza, konularımız farklı olsa da her birimiz fare ürkekliğini yaşayabiliriz. Her yeni durumla gelen korkular , korkularla gelen öğrenilmiş çaresizlikler…
Öğrenilmiş çaresizlik, zor bir durumla karşı karşıya kaldıklarında insanların, çaresiz ve depresif davranma eğiliminde olmaları anlamına gelir.
Martin Seligman ve Steven Maier, öğrenilmiş çaresizliği 1960'larda, Köpeklerin korkuyu nasıl öğrendiklerini anlamak için yapılan çalışmalar sırasında keşfetmişler.
Deneyde;
Kafeslere konulan köpeklere, rahatsız edici seslerle birlikte elektrik şok verilir.
Köpekler acıya rağmen kapalı kaldıkları kafeslerden kaçamazlar.
İkinci aşamada köpekler serbest bırakılır, ve yeniden ses verilmeye başlanır. Fakat köpekler yine kaçmazlar.
Bu Deneyden hareketle;
Bağlı oldukları için kaçamayan köpeklerin şoka karşı çabalarının nafile olması, köpeklere çaresizliği öğretmiştir.
Deneyin ikinci kısmında şartlar değişse, köpekler özgür olsalar bile, benzer bir durumla karşılaştıklarında hiç bir şey yapamayacakları yanılgısına düşerler, yani öğrendikleri çaresizliği devam ettirirler.
Köpeklerin acıdan kaçması beklenirken, kurtulmaya çalışmak için hiçbir şey yapmamaları önemli bir bulgudur.
Deneyleri ilerleyen yılllarda başka hayvanlar, sonrasında gönüllü insanlar üzerinde tekrarlayan bilim insanları, insanlar da şok sonrası değersizlik, odaklanma zorlukları, yorgunluk gibi depresyon belirtileri de gördükleri için öğrenilmiş çaresizliği depresyonun alt basamaklarında değerlendirmeye başlamışlardır.
Bu noktada yaşadığımız şeyler bir ıssızlık mı?
Yoksa öğrenilmiş çaresizlikle gelen depresyon mu?
Çaresizlik Döngüsünden Çıkış
Böyle gelmiş böyle gider! Bu saatten sonra değişmez! Hep mi şansızlık! Sana da tanıdık geldi mi bu cümleler, sevgili dostum…
Deneyler sırasında insanların, olayları açıklama şekillerinin farklı olduğu, bakış açılarının farklılıklarının da depresyona girme ya da çaresizlikten çıkmayla ilgili önemli bir etken olduğu gözlenmiş.
Ben her zaman çaresizim.
Bu durumda çaresizdim ama başka olaylarda böyle olmak zorunda değil.
Benim hatam değildi, başkalarının suçu.
Farklı bakış açıları ve farklı sonuçlar…
”Ben her zaman çaresizim” düşünce sistemindeki çaresizliğin, yaşam boyunca devamı.
Diğer taraftan bazılarının, olaylar ne olursa olsun, daha kontrollü olduğu, iyimserlikle olayların daha iyiye gitmesi için çabalaması, ve daha dayanıklı olmaları…
Dayanıklılığın asıl kaynağının umut olduğunu, insanların inançla umudunu beslediklerini ve umudunu kaybetmiş insanların ise intihara daha meyilli oldukları gözlemlenmiştir.
Umut, kaybedilen umuda karşılık yeniden umudu öğrenmek
Kendimizi olumsuzladığımız bir konuyla ilgili bakış açımızın değişmesi, umut etmek zaman alabilir belki ama imkansız değildir.
Özellikle çocukluk döneminde henüz bilinç katmanlarının gelişmediği her şeyi vakumladığımız süreç içinde çaresizliklerimizi farketmek kolay olmayabilir. Ama kazanacaklarımızı düşününce çabaya değer diye düşünüyorum, sevgili dostum.
Bilişsel davranışçı terapiler, hipnoz, EMDR gibi pek çok teknik tam olarak bu dönüşümü gerçekleştirmeyi hedeflerler.
Profesyonel yardımla birlikte;
Kendimizi gözlemlemek, kendimizi yargısız bir alandan seyretmek, nerde nasıl davranıyoruz farkına varmak,
Çaresizliği nerede öğrendiysek, içimizdeki çocuğa umut olmak, ona rehberlik etmek,
“Her zaman işlerim aksi gider, şansızım” gibi genellemeler yapmaktan kaçınmak,
Daha sağlıklı bakış açılarını öğrenmeye çalışmak, bu bakış açılarına sahip insanlarla birlikte olmak,
Mutlu haberleri takip etmek,
Yaşamada bize sunulan hediyelerimizin şükürle farkına varmak,
Frekansımızı yükseltmenin yollarını aramak,
Korkularımız için kendimize zaman vermek, kendimize nezaketle davranmak,
Korkularımıza rağmen cesaret duygumuzu geliştirmek,
Ve en önemlisi tüm korkulardan bizi emin kılacak yaradanın sonsuz bilincine, kudretine, emniyetli alnına kendimizi bırakıp, hikmetle iş yapana, her şeyin sahibine teslim olmak, ve bunun için onunla bağımızı kuvvetlendirmek bize umudu geri kazandıracaktır.
Günün niyeti;
Fırsatlarla büyümeye,
Yaradanın sonsuz nimetlerini alanımda hissetmeye,
O’nunla bağımı güçlendirmeye,
ve umudun içimde hayatımda yeşerip bir ormana dönüşmesine niyet ediyorum.
Sevgi ve ışıkla
Neslihan


Yine harika yazmışsınız ..✨🌸
Bu niyete canı gönülden 'amin' diyorum, kıymetli hocam...