Bir dönem hayatımda her şey “kontrolüm altındaydı.” En azından ben öyle sanıyordum.
Yapmam gerekenleri yapıyor, sorumluluklarımı yerine getiriyor, güçlü duruyordum. Kimseye yük olmamaya çalışıyor, hatta herkesin derdine koşan bir kurtarıcı olarak yaşıyordum.
Dışarıdan bakıldığında belki çok güçlü bir kadındım. Ama… “gerçek güç”, “doğasına uygun kadın” olmak böyle bir şey miydi?
Yorgundum…
Bu dinlenince geçecek bir yorgunluk değildi. Sanki içimde sürekli çalışan bir mekanizma vardı ve ben onu durduramıyordum.
Bir gün hiç beklemediğim bir anda kendimi ağlarken buldum. Ortada büyük bir problem yoktu aslında.
Ama içimde bir şey sessizce şunu söylüyordu: “Bu işte bir yanlışlık, bu işte bir yalnızlık var.”
İşte o an ilk kez fark ettim…
Kadın, anne, eş… kısacası “dişi” olmak, bize öğretilen tanımlarıyla bu değildi, bu olmamalıydı. Ben güçlü olmaya çalışırken kuralların içinde sertleşmiş, esnekliğimi kaybetmiştim.
Bedenim, bu katılığı kendi diliyle anlatmaya çalışıyordu. Ayakta kalmaya çalışırken, kendi doğamdan uzaklaşmıştım.
Sonra yavaş yavaş şunu öğrenmeye başladım—hâlâ da öğreniyorum:
Her şeyi kontrol etmek zorunda değilim. Her şeyi tek başıma taşımak zorunda değilim. Eril enerjimi artırarak dişil enerjimi bastırmak zorunda değilim.
Ve en önemlisi…
Sürekli “yapan”, sürekli eylemde olan biri olmak zorunda değilim.
Bugün şükrediyorum ki bu yolculuk beni başka kadınlarla buluşturdu.
Bireysel seanslarda, kadınlık atölyelerinde…
Kendi deneyimimden geçerek öğrendiklerimi paylaşabiliyorum.
Sevgili dostum;
Belki bir kadının kocası, babası, dayısı, amcası…
Belki de bir kadın olarak bu satırlarda benimle buluştun.
Niyet ediyorum ki buluşmamız şifayla gelsin, bir uyanışa vesile olsun, hayatına dokunsun…
Modern dünyada kadın olmak çoğu zaman bir denge değil, bir mücadele gibi yaşanıyor.
Ve bu mücadelenin içinde kadın, kendi doğasını korumakla hayatta kalmak arasında sıkışabiliyor.
Hatta zamanla kendi tabiatını unutabiliyor.
Psikolojide bu durumu anlamamıza yardımcı olan bir bakış açısı var:
Carl Jung’un arketip yaklaşımı…
Jung’a göre her kadının içinde farklı kadın halleri yaşar: şefkatli, üretken, bilge, sezgisel, hatta savaşçı…
Ama aynı zamanda yön veren, hayal kuran, karar alan bir taraf da vardır.
Yani her kadının içinde hem dişil hem eril enerji birlikte yaşar. Sorun bu enerjilerin varlığı değil… dengesinin bozulmasıdır.
Modern hayat, kadını çoğu zaman daha fazla “eril” olmaya çağırır: daha hızlı ol, daha güçlü ol, daha kontrollü ol…
Ve zamanla kadın, kendi içindeki yumuşaklığı, sezgiselliği ve akışta kalabilme halini bastırmaya başlar.
Oysa kadın olmak sadece bir rol değil, bir “hal”dir.
Bir incelik, bir kabiliyet, bir ayna…
Kalbin daha açık olduğu, şefkatin daha derin aktığı bir yer.
Bu yüzden dişil enerji sadece psikolojik bir kavram değil; korunması gereken bir hâl, bir emanet gibidir.
Burada önemli bir noktayı da paylaşmak isterim:
Bir kadının iç dengesi, ilişkilerine de yansır. Bu, doğal bir etkileşimdir. Bu bir yük ya da suçlama değildir.
Eğer bir kadın sürekli kontrol eden, her şeyi üstlenen, alan bırakmayan bir yerdeyse…
Bu sadece onun yorulmasına değil, karşısındaki kişinin geri çekilmesine de sebep olabilir.
Tüm yükleri alan bir kadın, fark etmeden diğerine alan bırakmayabilir.
Ama denge geldiğinde…
Kadın kendi merkezinde kaldığında, yumuşak ama sınırları olan bir yerde durduğunda…
İlişkiler de daha sağlıklı bir akışa girebilir.
Peki bu dengeyi günlük hayatta nasıl kaybediyoruz?
Çoğu zaman büyük kırılmalarla değil…
Küçük ama sürekli tekrar eden alışkanlıklarla:
Sabah uyanır uyanmaz telefona sarılmak
Yorulduğunu fark ettiğin halde “biraz daha yapayım” demek
Yardım isteyebilecekken “ben hallederim” demek
Dinlenirken bile verimli olmaya çalışmak
Üzüldüğünde hemen çözmeye, analiz etmeye geçmek
Sürekli plan yapmak ama hiç durmamak
“Zayıf görünmeyeyim” diye duygularını bastırmak
Hayır demen gereken yerde evet demek
Her şeyi kontrol etmeye çalışmak
Kendine şefkat yerine eleştiriyle yaklaşmak
Bu anlar küçük görünür.
Ama her biri seni biraz daha zihne, kontrole ve sertliğe götürür.
Ve bir noktada şunu fark edersin:
Hayatın içindesin… ama kendinin içinde değilsin.
Peki ne yapabiliriz?
Denge, hayatı değiştirmekle değil…
Hayatın içinde nasıl kaldığını değiştirmekle başlar.
Ve küçük, farkındalıklı adımlarla gelişir:
Rol farkındalığı:
“Şu an gerçekten ben miyim, yoksa bir rol mü oynuyorum?”
Kurtarıcıyı fark et:
Yardım etmeden önce dur: “Bu gerekli mi, yoksa alışkanlık mı?”
Alan aç:
Her şeyi hemen çözme, bazen bilinçli olarak geri çekil.
Eksik bırakmayı dene:
Her şeyi %100 yapmak zorunda değilsin.
Hissetmeden yapma:
Küçük bir işi bile farkındalıkla, hissederek yap.
Tepkini yavaşlat:
Hemen cevap verme, biraz bekle.
“Ne yapmalıyım?” yerine sor:
“Bugün neyi bırakıyorum?”
Bedenini dinle:
Gerginlik varsa, iç dengede bir şey kapanmıştır.
Kendine izin ver:
“Yavaş olmama, bilmememe, dinlenmeme izin var.”
Küçük bir hatırlatma:
Denge dediğimiz şey kusursuz olmak değildir. Her hal insan içindir…
Ayrıca dişil enerji, dış şartlara bağlı değildir.
Hatırlanan bir haldir.
Ve o hal…
Zaten kadının özünde vardır.
Günün Niyeti
Bugün kontrol edebildiklerimle bırakmam gerekenleri ayırt etmeye,
Güçlü, esnek ve yumuşak yanlarım arasında dengede kalmaya,
Otomatikten değil, şuurlu bir farkındalıkla yaşamaya,
Hayatın ağırlığı içinde kadınlığımı kaybetmeden var olmaya,
İlişkilerimde alan açmaya ve denge kurmaya niyet ediyorum.
Ve tüm bunlar için kendime izin veriyorum.
Sevgi ve ışıkla,
Bu bir varış değil, bir yolculuk.
Ve sen zaten yoldasın.
Neslihan

