Çok eski zamanlarda uzak diyarlarda bilge bir ruh yasarmış. Ömrünü talebe yetiştirmeye adamış bu bilgenin, dört bir taraftan ziyaretçileri olurmuş. O kadar cömertmiş ki nerede fakir fukara, derdine dermen arayan, ihtiyaç sahibi varsa onun kapısını çalarmış.
Günlerden bir gün, yine talebeleriyle ders yaparken, o köyden bir çiftçi elinde bir kasa dolusu taze salatalıkla çıka gelmiş. Öğrenciler her zaman yaptıkları gibi gelen ikramı o toplukluktakilere dağıtmak istemişler, ama hocaları onları durdurmuş. Salatalıkları yanına almış ve tek tek keyifle yemeğe başlamış. Salatalıkların çıtır çıtır sesi ve mis gibi kokusu etrafa yayılıyormuş. Öğrenciler hiç beklemedikleri bu durum karşısında şaşırmışlar, ve akıl sır erdirememişler.
Misafir gittikten, üstadları da odasına çekildikten sonra, öğrenciler de kendi aralarında konuşmaya başlamışlar. Her kafadan sesler yükselmiş, en sonunda içlerinden birisi artık dayanamayıp hocasına işin aslını sormaya karar vermiş.
Huzura vardığında hocasına çekinerek sormuş;
“Hocam salatalıkları bizimle paylaşmamanızın hikmeti nedir?”
Hocası tebessümle bu sorunun geleceğini bilerek sakince cevap verirmiş;
“Salatalıklar o kadar acıydı ki yemek mümkün degildi. Siz yediğinizde, aranızdan birinin bunu dile getirmesinden ve o köylünün de üzülmesinden endişe ettim. Makbul bir hediyeyle geldigini düşünen o zatın, mahcup olmasına gönlüm razı gelmedi.”
Görünenler ve Altındakiler
Hepimiz, duyu organlarımızla gelen bilgileri toplar, analiz eder ve yargılar üretiriz. Doğduğumuz andan bugüne kadar deneyimlerimiz, öğrendiklerimiz, inançlarımızla gelen bu bilgilerle bir değerler havuzu oluştururuz. Bu değerlerin çoğu, bize ait bile olmayabilir. Babamız öfkeliyse, biz de onun doğrularını kopyalayıp, öfkeli olabiliriz. Ya da kendi deneyimlerimizle, sütten ağzımız yandıysa yoğurdu üfleyerek yiyebiliriz. Yoğurdun gerçekliği sıcak olmasa da.
Gördüğümüz ile O’na yüklediğimiz anlamlam arasında yaşamaya devam ediyoruz.
Gözümüzün gördüğü mü, gördüğümüzü algıladığımız şekil mi gerçek olan bilemiyoruz.
Yıllar önce bir arkadaşım mutfakta yağ çözücü az kalınca, bir çay bardağına koymuş, Küçük kızı da onu su sanıp içmişti. Çünkü gördüğü o beyaz sıvı onun zihninde suya karşılık geliyordu. Küçük kızın bilgi dağarcığında beyaz olan diğer sıvılar yoktu. Bilmediği bir şeyin zararlı olduğunu nereden bilecekti. Yıllar sürdü tedavisi….
Buzdağı

Genellikle buzdağı metaforu ile anlatılan bir konudur, görünenler ve altında saklı kalmış görünmeyenler.
Buzdağları, buzullardan koparak oluşan bu büyük, sivri parçalardır ve okyanusun içinde sürüklenip dururlar.
İşletmelerde, psikolojide kullanılan buzdağının görünen yüzü metaforu da aslında oldukça doğrudur. Çünkü buzdağlarının ortlama 10'da 1'i su yüzeyinde kalır.
Tarihteki yerini alan muazzam gemiyi Titanik’ i hatılayın lütfen, ve buzdağına çarpmasıyla gelen batışını…
Kendi hayatımda ve bireysel seanslarımda dostlarımla çalışırken, kendimizi o buzdağlarının arasından geçen gemilere benzetiyorum.
Herbirimiz bir gemi gibi, hayat dediğimiz o okyanus içinde adına; deneyim, travma hastalıklar, pişmanlıklar dediğimiz buz dağlarının arasından geçerek ilerliyoruz.
Kimi zaman ustaca manevralarla çarpışmayı atlatıyoruz, kimi zaman yok sayıyoruz tâki çarpışıncaya kadar.
Çarpışmanın sertliğine göre;
Ya hasar alıp yola yine devam ediyoruz,
Ya da batmış bir enkaz gibi depresyonda hissediyoruz.
Hasarlarımız;
Gemilerimizin sağlamlığına,
Destek kuvvetlere,
Varsa kurtarma teknelerine,
Buzdağlarının büyüklüğüne göre değişebiliyor.
Olaya genellikle şöyle bakmayı seçiyorum, hepimizin yaraları başka yerlerden gelse bile ortak duygularda buluşabiliyoruz.
Küçük geminin, küçük buzula çarpması ile büyük geminin, büyük buzula çarpmasındaki gibi farklı travmalardan aynı yaraları alabiliyoruz.
Bazen;
“Eşim her şeyi gözünde büyütüyor, aslında mesele çok küçük”
“Ben hayatta neler yaşadım başkalarına bakıyorum çok küçük şeyleri dert ediniyorlar” gibi konuşmalara şahit oluyorum.
Sevgili dostlarım acılarımızı yarıştırmak ya da küçük, büyük, önemsiz gibi etiketlerde bulunmaktan kaçınalım lütfen.
Okyanusları en güzel ve güvenli bir şekilde geçmek
Buzdağlarını görmekle başlayabiliriz
Buzdağlarını Görüyorsak, onlara şu ana kadarki bakış açılarımızı iptal edip, çözüm odaklı bakmayı seçebiliriz
Buzdağlarına göre tedbir alabiliriz
Buzdağları ile savaşmak yerine, enerjimizi onlarla başa çıkmak için kullanabiliriz
Başkalarını suçlamadan kendi gemimize odaklanabiliriz
Görünmeyeni görmek için ilimle bakıp, tehlikeleri ortadan kaldırabiliriz
Buz dağlarının altındakileri keşfedebiliriz
Her buzdağının bize öğrettiklerine müteşekkir olabiliriz
İşaretleri okumak
Titanik, “kimse batıramaz” diye yola çıkmıştı, hatırlarsanız. Ama battı. Küçük, önemsiz olaylarmış gibi gözüken meselelerin altında sizi yoran daha büyük konular yatabilir. Ve küçük konular size önemli konularınızı işaret edebilir. Mesela sivilceleriniz size bir işaret olabilir, onlar buzdağının görünen yüzüdür. Altında ifade edilememiş öfkeler, tacizler, baskılar gibi pek çok konu bulabilirsiniz.
Sizin işaretleriniz neler ?
Psikolojinin en onemli isimlerinden Sigmund Freud bizi, bize anlatırken buzdağı modelini kullanmıştır.
Günlük hayatımız içerisinde davranışlarımızı bilinçli bir şekilde yaptığımızı düşünsek de aslında öyle degildir. Modelde;
Bilincimiz görünendeki,
Bilinçaltımız ise, buzdağının okyanusun karanlık sularına gömülü kısmını temsil eder ve çok büyük bir kısmı kaplar.
Bu görünmeyen kısmı anlayabilirsek, onunla iyi geçirebiliriz.
Hızlıca bize kararlar aldıran, öfkelendiğimizde yıkıp döken, bize akıl almaz fedakarlıklar yaptıran yer burasıdır.
Yaşadığımız olaylardan kendince subjektif dersler çıkarır ve formüller geliştirir.
Çoğu zaman bunlar bilinçli olmadığımız, (0-5) yaş döneminde gerçekleşir.
Şimdiki aklımızla baksak, “hiç böyle bir şey olur mu?” dediğimiz bir sürü mantıksız kodlarımız olabilir ama o dönemde bilinçaltımızın;
Bizi korumak
Bizi güvende ve hayatta tutmak
Dünyada zevk almamız için geliştirdiği en iyi yoldur.
Ve en kötüsü bu kuralları, biz değiştirip, yerine yenisini koyana kadar da ömür boyu devam ettirir.
En sık anlatıldığım ve bence çok kolaylıkla anlaşılabilen örneği burda da paylaşmak isterim.
Biz rutinde hayatımızı devam ettirirken bir gün bir şey olur. Örneğin; küçükken annemiz her gün işe gidiyordur. Annemiz yanımızda yoktur. Ama bir gün başımıza bir şey gelir, düşeriz veya hasta oluruz, bir bakmışız annemiz dahil herkes yanımızda. İlgi, sevgi, özen, ihtimam hepsi birden bize sevildiğimizi ne kadar da değerli olduğumuzu hissettirir. Normalde de seviliyoruzdur ama hissetmemiş olabiliriz. Başımızın belaya girdiği ya da hastalandığımız o anlar bu duyguların zirvesini yaşatıyorsa bize, işte o anlarda şu formülleri yazabiliriz;
“Sevilmek için hasta ol”
“İlgiye ihtiyacın varsa hasta ol”
“Sevildiğimi anlaman için başını belaya sok”…
Bunlar bilinçdışı bir hareketle, kendi kurallarıyla yazılan, en derinlerimizdeki otomatik pilotlar.
Dürüst olmak gerekirse hepimizin kodları var, yıllarca bunlarla yaşadık, sevilmek için başımızı belaya soktuk, hastalandık ya da başka başka şeyler yaptık. Taki bu formüllerimizi bulup dönüştürene kadar.
İyi haberim hepimiz bunu yapabiliriz, bu kodları bulup, dönüştürebilme kabiliyetine hepimiz sahibiz.
Kendi kendini iyileştirmeye adım atmış, şimdi bu yazıyı okuyan sevgili dostum, etrafındaki buzdağların çok olabilir, ya da şimdiye kadar bu şekilde bakmamış olabilirsin.
Şimdi yolculuğunda bu bilgiler sana klavuzluk yapabilir ve keyifli bir şekilde yola devam etmeni sağlayabilir. Güç senin elinde
“Dağ ne kadar yüceyse yol uzerinden geçer. Umudunu kaybetme”
Günün niyeti;
Şu ana kadar başkalarını suçlayarak enerjimi kaybettiğim bütün yerlerden enerjimi çekmeye,
Olayların altında yatan sebepleri anlamaya, ve dönüştürebilmeye,
Özüme ulaşmak için ihtiyacım olan bilgileri hayatıma taşıyacak kolaylaştırıcıların ilhamlarına
Tüm bunlar için, kendi gücümü idrak etmeye niyet ediyorum
Sevgi ve ışıkla,
Neslihan


