Hastalıkları sonbaharlara benzetmişimdir, hayatımızın mevsim döngülerinde. O nedenle evimin önündeki yoldan, yaprak dökümüyle başlamak istedim, yazıma..
“Tüm Hastalıkların Zihinsel Sebepleri” Louise Hay’in en sevdiğim, öğrencilerime tavsiye ettiğim bir başucu kitabı ve bu alandaki ilk eserlerden.
İnce olması sizi aldatmasın, muazzam bir eser, yılların tecrübesiyle süzülen, kaynak bir kitap.
Kitapla tanıştığımda, hayretle bir çırpıda okuyup, “bunlar gerçek olabilir mi? diye sorduğumu hatırlıyorum.
Çünkü yıllarca bildiğimiz batı kaynakları, hastalıklar filminde başrol oyuncularını; mikroorganizmalar, bakteriler, virüsler, parazitler olarak tanıttı.
Ne güzel onları suçlamıştık, onları. Filmin kötü çocukları olarak. Şimdi nerden çıkmıştı, tüm bunlar.. Hastalıklarıma benim düşünce yapım mı sebep oluyordu? Nasıl yani !!!
Zihnimde dönüp dolaşan sorular;
-Düşünce ve duygular tüm hastalıkların sebebi olabilir miydi?
-Bu gerçekten bilimsel verilere dayanıyor muydu?
-Bir konuya bakış açım değiştiğinde, iyileşme gerçekleşecek miydi?
Hepimiz üzüldüğümüzde, stres anlarında etkilendiğimizi biliyoruz, ama her şey de inandıklarımızla mı alakalıydı?
Gelin en temelden, insanın yapısını anlayarak başlayalım.
İnsan neydi?
Ruh
Beden
Zihin
Üçlü konseptle gelen mucizevi bir yapı…
Yolculuğumuzda bize eşilik eden üç silahşörler..
Biraz daha yakından bakalım isterseniz;
Sonsuz varlığımız, her şeyi bilen ruhumuz,
Bizi dünyada güvenle tutmaya çalışan, bizi acıdan kaçıran zihnimiz,
Bu ikisinden gelen emirleri gerçekleştiren bedenimiz.
Görev paylaşımları harika sanki, ne dersiniz ? Tabii dengeli bir şekilde çalışıyorlarsa….
Hastalıkları konuştuğumuza göre, bir yerlerde bir terslik olmalı diyor insan.
“Tıkır tıkır işleyen sisteme, ne oldu ? Neden arızalanıyor? “
“ Bedene gelen emirler yanlış ya da bozulmuş olabilir mi? “
“ Problem, emirleri gönderen zihinde başlamış olabilir mi?
Özellikle çocukluk yıllarında yaşadığımız travmalarda, beyin yönetemediği her duyguyu bedene göndererek çözüm bulur. Çünkü henüz yeterince gelişmemiştir. Ayrıca tek amacı bizi hayatta tutmaktır.
Zihin O an yüklerinden kurtulmuştur, yaşamı devam ettirir fakat çözülmemiş o duygunun bedendeki yeni adı “hastalıktır”.
O halde hastalığa çözülmemiş bir duygu, bir travma olarak bakılabilir. Bu duygular sadece kendimize ait olmak zorunda da değil üstelik.
Annemizden, babamızdan hatta daha üst kuşaklardan bile bu duyguları miras almış olabiliriz.
Geçenlerde çalıştığım alt ıslatan bir çocuğun hikayesinde, üst soylarında bir yangına rastlayınca, yatağı ıslatırken aslında ıslattığı yatak değil, söndürdüğü bir yangının hikayesini gördük. Bu sır açığa çıktığında, ve aile çalışmaları yaptığında, artık çocuk da alt ıslatmaktan özgürleşti.
Başka bir alt ıslatma durumunda anne ve babasının arasını ısıtmaya çalışan çocuğu, babasının otoritesi altında ezilirken bulduk.
Hastalıklarla çalışırken kendimi bir Kristof Kolomb gibi hissediyorum. Onun yeni bir beldeyi keşfetmekteki heyecanı var sanki içimde. Tüm zorluklara acıya rağmen keşif
Beni çok etkileyen çalışmalardan birini daha paylaşmak isterim sizinle. Pek çok örnek içinde…
Hikayemiz, bebek sahibi olamak isteyen genç bir kadına ait .
Yıllarca süren farklı tedavilerin sonuçsuz kalmasıyla gelen ümitsizlik ve bunların neden onun başına geldiğini anlayamama hali.. Depresyon
Böylesi durumlarda baktığım ilk yer; soylar, araştırdığım ilk durumsa; çocuk sahibi olmaktan pişmanlık, çocukla ilgili derin üzüntü, ya da soykırım….
Danışanlardan gelen ilk cevap genelde bilmiyorum oluyor, ya üst soylarda utançla saklanan durumlar ya da artık konuşulmaya konuşulmaya aktarılamayan bilgiler …
Sebep ne olursa olsun soylarımızın hikayesine çoğumuz vakıf değiliz maalesef.
Biraz araştırınca, alttan çıkan hikayeler can yakıcı olsa da bir o kadar da iyileştirici aslında.
Ataları savaş bölgelerinde göç ederken kimisi ölen çocuğunun yasıyla kimisi bırakmak zorunda kaldığı, hasret yaşadığı akrabalarının acısıyla vefat ediyor. Ve o ızdırapları yıllar sonra kuşaklarına aktarılan bir kısırlık bilgisi olarak karşımıza çıkıyor.
Bu hikayedeki zihinden gelen emre bakalım, birlikte;
“ çocuk sahibi olursan, aile olursan çok acı çekersin. Bu acıdan kaç”
Emri alan beden “ emrin olur “ deyip o anda kendince en kısa en güvenilir çözümü bulup, kısırlığa sebep olacak bir düzeni geliştiriyor.
Eğer inançlarımız değişirse bedene giden emir düzelir ve o muazzam sistem kendini iyileştirir.
İşte Dr. Renaud’ nun, “Sırlarımız kadar hastayız” felsefesi buradan gelir. Sırlar açığa çıkmadan gerçek iyileşme olmaz. Elbette her olay parmak izi kadar eşsiz ve kendine özgüdür. İlla her çalışma atalarımızla bağlantılı olmayabilir.
Geçmişte kendi yaşadıklarımızla bağlantılı parçaları bulmak da yine bizi şifalandıracaktır. ve her zaman batı tıbbının, doktorların hediyeleri de bizimledir.
Kendi kendimizi iyileştirmek için sonsuz fırsatlardan birini bugün yakalayabiliriz.
Ve günün niyeti;
Ruh, beden ve zihin dengemi bozan her enerjinin serbest bırakılmasına, dengemin yeniden sağlanması için hangi alan ve ilme ihtiyacım varsa onun en güzel en yüce kaynaklarla hayatıma gelmesine niyet ediyorum.
Sevgi ve ışıkla
Neslihan
Not; bahsi geçen seanslardaki bütün dostlarımın paylaşım için izni vardır.

